Evet o malum gündeyiz yine. Keşke gerçekleşmeseydi dediğim o gündeyiz.
Geçen sene babamın durumundan dolayı yazmamıştım rutin doğum günü yazımı. Yazacak halim yoktu çünkü. Adam canıyla cebelleşirken ben doğum günümden mi bahsedecektim?
Bugün babamsız ilk doğum günüm. Babasız doğdum 2026 Ekim’ine. Yapacak bir şey yok her şey Allah’tan. Bayağı zorlandığım bir yıl oldu ve oluyor. İçki içmek istiyorum bugün ama içersem bir daha bırakamam. Her zaman doğum günü yalnızlığı diye bir şey vardır sanırdım. Ama geçen doğum günlerimde şimdiki kadar yalnız değilmişim meğer. Herkes gidiyor, durmuyor bu istasyonda ekspres geçiyor.
Bu canın sorumluluğunu yüklenemiyorum arkadaşlar. İsteyerek mi doğdum bilmiyorum ama çok yoruldum, kaldıramıyorum. Ne kendi yüzüme ne diğerlerinin yüzüne bakmak istiyorum. İmkanım olsa da silinip gitsem, yok olsam. Hep bedel ödedim, çocukluğumdan beridir ödüyorum. Babamın en zor anlarını ben gördüm, ben ona yardımcı olmaya çalıştım. O dağ gibi adamın eriyişinde yanında ben vardım. Bu adamın iki tane daha çocuğu vardı üstelik.
Ben hasta biriyim, ilaç kullanmasam delirecek bir yapım var. Ama hala zorlukları üzerime yıkıp beni yalnız bırakıyorlar. Kaderime terk ediyorlar. Gecenin kör vakti nöbet kulübesinde tir tir titreyen benim. Eve iki saatte gelip soğuk yatağıma giren benim. Kim soruyor bu halimi. Zor zamanlarımda yanımda olmayan kimse beni hatırlamasın zaten bugün.
Babamla birlikte baba tarafım da ölmüş. Çernobil’den sonraki ıssızlık sarmış her yeri. İki günlük dünya için ne hayatları yediniz böyle? Benim başıma gelenler sizin başınıza gelmeyecek mi? Bir sabah uyandığınızda yalnız olduğunuzu fark etmeyecek misiniz? Her insanın düşeceği an gelir ne yazık ki. Ben 36 yaşında düştüm, belki kalkarım belki de bir süre sonra göçer giderim. Ama yine de iz bıraktım. Romanımı bitirdim, okuyanlar hayatımı görebilecek. Siz hiçbir iz bırakamadan silineceksiniz.
Neyse ne 37 yaşındayım artık. Üçten geri saymaya başlayabilirim. Bu bloğu okuyanlar her zaman 40 yaşımı göremeyeceğimi yazdığımı görmüşlerdir. Son dönemeçlerdeyiz artık. Kim haklı çıkacak öğreneceğiz. Umarım her zaman yanılmış biri olarak bari bunda haklı çıkarım.
Nereye kadar gider böyle? Meursault gibi mi olacağım? Zaten annemi "an" diye kaydetmiştim telefon rehberime. Ona hep yabancılaştım, onu hiç sevmedim. Vicdanım gereği konuşuyorum sadece. Hatta Allah affetsin babam öleceğine önce onun ölmesini dilemiştim. Beni babam terk etmemişti ama terk eden hayatta. Belki üzülürüm ölürse ama yaşarken hiçbir olumlu hissim yok. Bu doğum günümde de ilk o arayacak elbet. Bana kuru sözler lazım değil oysa. Bana sevgi, şefkat, tebessüm lazım. Bunları babamdan görüyordum.
Hastalığını ayrı tutuyorum. Babam bana hiç seni seviyorum demedi. Ama öyle bir hissettirdi ki, Allah senden razı olsun babacığım. Beni kör kuyularda merdivensiz bırakmadın. Biz erkekler iki şeyi söylemekten gocunuruz. Özür dilemeyi ve seni seviyorum demeyi beceremeyiz. Hastalık babama bunları çok dedirtti.
Kısa bir süre sonra motosiklet alacağım sözde işe gidip gelmek için. Ama özde neden alacağımı ben biliyorum. Motosiklet kullananlar artçı olarak ölüm meleğini taşırlarmış. Her şey yazılı bu ahir ömürde. Ömründen, aynalardan, insanlardan bu kadar nefret eden benim gibi kaç kişi vardır bu dünyada? Bir daha doğum günümü görmek istemiyorum ulan. Babamın ölüm gününe ulaşmak istemiyorum. Alın çalışır vaziyetteyken organlarımı, var olmayı istemiyorum.
Sanki at arabasına ayaklarımdan bağlanmış gibiyim. Tozun toprağın, çamurun içinde sürükleniyorum. Ayakta ölmek istiyorum ey Tanrım. Ele güne muhtaç etmeden al canımı.
Doğum günüm hiçbir zaman kutlu bir gün değildi zaten. Olmasın da.
"Alnındaki derin vadilerden kayıp gidiyorken maceran
Yağmuru dev-genç bildirisi sanmaktasın hala
Başını omzuma koy adamım gidiciyiz galiba"

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder